Hoş  günlere inanıyorum! Suyun akışını değiştiremezsiniz; su modernliğe doğru akar

Hoş  günlere inanıyorum! Suyun akışını değiştiremezsiniz; su modernliğe doğru akar

Ağustos 11, 2019 15 0 0

 Açıkhava tıklım tıklım, boğucu bir sıcak. Kafamda bin tane tilki…

Birden ‘İşte Öyle Bir Şey’ başladı. Hiçbir şey düşünemedim, kalbimdeki karıncalanmayı ve aniden yükselen gözyaşlarını
hissettim sadece.

Tüm konser; çocukluğuma, Ankara Sağlık Cadde’a, siyah-beyaz televizyon günlerine, dedeme, anneanneme uğradım.

Konutta ‘Altın Düetler’i dinlerken birkaç gün devam etti bu duygu. Herkese anlatabileceğim bir şey değildi, annemi aradım:

“İyice ilginçleştim. Devamlı Erol Evgin dinleyip ağlıyorum.”

Telkin beklerken bu kez o
başladı: “Minnacıksın, Ankara’daydık. Abdi İpekçi’nin can verdiği gün. Baban cenazeye gitmek üzere konuta geldi, ufak bir çanta hazırladık, çıktı.

O ana kadar ne ağlamak ne sızlamak, hiçbir şey yok… Radyoyu açtım; rastla mı, özel olarak mı koydular, öğrenmiyorum, ‘Aldım Başımı Gidiyorum’ çalıyor. Sana sarıla sarıla iki saat ağladım.”
Erol Evgin yaşamımızın fon müziklerinin kahramanı.
50 senelik sanat yaşamında 

meğerse nasıl dokunmuş hepimize…

class=’cf’>

– Azıcık öyleydi. Hoş uyarlamalar hakikatinde. Eforlu şarkılar, eforlu sesler… Sonra biz yerli besteler istedik. Melih’in özelliği makamlı şarkılar yapmasıydı. Aksak başka bir deyişle Türklere has ritmlerle şarkı yapmasıydı.

Nedir aksak ritim?

– Daha ‘orient’, daha sıcak abuhavanın ritmleri… Melodilerde de makam kullanırdık; ‘İşte Öyle Bir Şey’, ‘Sevdan Olmasa’ mesela. Hicaz makamı çok sıcaktır, insanları hemen kucaklar. Türk besteleri ve şiiri çok eforludur. Fotoğraf yok, heykel yok. Şiire, lafa yüklenmiş.

Çok mutlu bir yarıyıldan da geçtiler, ben tanığım, şarkılar da…

Bu kadar damardan laflar ondan demek.

– O anane Türk müziğine çok iyi laflar kattı. Ben de yorumcu olarak Türkçeyi hoş kullanarak, ezip büzmeden, uzatıp kısaltmadan açıkladım. Prozodi diyoruz başka bir deyişle lafların müziğe doğru oturması. Dilin musikiyle hoş buluşması. O zaman ulusa tez geçiyor.

Nasıl?

– Sıcak bir melodi, aksak bir ritm, şiirsel laflar… Söyleyen de doğru bir prozodiyle, sıcak bir tutumla -lirik baritondur benim sesim- söylediği zaman, tamam işte.

Çiğdem Talu ve Melih Kibar’la nasıl tanıştınız?

– Yarasalar diye bir grubumuz vardı. Piyanistimiz gitti, Alman Lisesi’nden son sınıf talebesi Melih diye bir dost geldi. Çok şeker bir çocuk… O piyano çalıyor, ben şarkı söylüyorum, harçlıklarımızı çıkarıyoruz. Sonra bitti o işler. Çok utangaç olduğum için laflarımı hep kendim yazdım.

Nasıl?

– Şiir öğrenirdim. Konutta ağabeylerim yüksek sesle Nâzım Hikmet, Orhan Veli, Cemal Süreya okurdu, kulağım doluydu. Biri laf getirir de hoşlanmazsam nasıl söylerim diye çekiniyorum. Sonra Çiğdem’le tanıştık. Işık Lisesi’nde İngilizce hocasıydı, “Bana tenkit etebilirsiniz” dedi. Güzel bir arkadaşlık oldu, ‘Sürücü Mehmet’i yaptık. Bestesi de Gündüz Pamuk’a aittir, Orhan Pamuk’un babasına. İkinci 45’lik zamanında Çiğdem, “Seni genç bir bestekarla tanıştırmak istiyorum” dedi. A, bizim Alman Liseli Melih! ‘İşte Öyle Bir Şey’i yaptık.

Daha ilk şarkı hem de! Nasıl çıktı ‘İşte Öyle Bir Şey’?

– Melih müziği besteler, Çiğdem üzerine lafları yazardı. Duygusal olarak da müthiş bir yakınlıkları oldu, aşktı.

Arada yaş farkı var ve bu mesele olmuş sanırım?

– Çok değildi. Çiğdem 12 yaş büyüktü. Çok sormazdım ben bunları. Babası Melih’i kimyada yüksek lisans için İngiltere’ye gönderdi, Swansea diye bir sahil şehrine. O arada bir sene kopma oldu. Belki babasının tasarladığı bir şeydi, öğrenemiyorum.

İsteği artırdı mı bu gerilim?

– Olabilir natürel ama çok huzurlu ve mutlu bir yarıyıldan da geçtiler. Ben tanığım, şarkılar da şahit.İnsanlar hâlâ bir aradaydı, sohbetler sürerdi

Nasıl insanlardı? İki dâhi mi?

– Evet, ikisi de çok özeldi. Melih’i Mozart’a benzetirim. ‘Amadeus’u izlemişsinizdir, Melih’in de çok çocuksu yanları, küçük fobileri vardı. Fakat müzikte dehaydı. Çiğdem de usuna koyduğu her şeyi yapabilecek bir bayandı. Çok zeki, çok ekipmanlı, çok kültürlü, duyarlı ve duyguluydu. İkisi de çok iyi arkadaşlarımdı, hâlâ da öyle. Arkadaşlığımız şarkılarla devam ediyor.

Müthiş bir bağlantıları varmış. ‘İçimdeki Fırtına’nın tüyleri diken diken eden bir hikâyesi var.

– Melih annesini ufak yaşta kaybetmiş, o surattan babasıyla çok sıkı bir ilişkisi vardı. Kıramadı onu. Bütün yapıma başladık, “İngiltere’ye gitmem gerekli” dedi. Ama oradan beste yapıp kasetler yollardı. Bir gece fırtına olmuş, deniz kenarı bir yerde çok korkmuş. Bir piyano bulmuş. Uzun uzun çalıp kasete kaydolmuş. Babasıyla Çiğdem’e göndermiş. Çiğdem şarkıyı ‘İçimdeki Fırtına’ diye yazdı.

“İşte o an bir fırtına kopar” laflarını Melih Kibar’ın şarkıyı kasırgada bestelediğini öğrenmeden mi yazdı?

– Tamamen habersiz! Kaset geldi, Çiğdem şarkıyı yazdı. Melih dinlediğinde oturduğu yerden düşüyormuş.

Size ne zaman geldi şarkı?

– Her gün birlikteydik. Çiğdem’le sabaha kadar telefonlaşırdık. Bir şarkı lafı yazdığı zaman, her satırı okurdu bana telefonda. “Burası uyuyor mu sana” diye sorardı. Hoşlandığım bir şarkı varsa, “Bu benim!” der, kapardım. 

O senelerden resimlere bakıyorum. Tertemiz, nazik bir dünya gibi görünüyor. Bu şarkıların yazıldığı ülke gerçekten öyle miydi?

– Paktik ya! İyiydi o seneler.

1970’li seneler… Türkiye’de kıyamet kopuyor bir yandan; çatışmalar, idamlar, darbeler…

– Ama bu kadar nefret yoktu.

İşte o kıyamette bu nasıl oluyor, kavramıyorum. İnsan ilişkileri mi değişikti? Çalan çırpan mı azdı? O günün cemiyetini bizim kuşağa nasıl anlatırsınız?

– Radyo senelerinden başlayayım. “Bir maniniz yoksa annemler oturmaya gelecekler” diye biri kazanç; bizimkiler, “Bekleriz” der. Yemek sonrası oturmalar, külfetsiz. Çay-kurabiye filan… Ortada büyük tabak içinde sigaralar olur; Yeni Harman, Bafra, Gelincik… Sigaranın bir tanesi hafifçe çıkarılır. Tamamen sohbete dayalıydı.

Siyaset konuşulmaz mıydı?

– İsmet İnönü’nün hekimi Hilmi Ziya Bey karşı komşumuz. Babam, “Nasıl görüyorsunuz efendim” tasayı. Bu sual, “Politik civar nasıl” demekti. O da fikirlerini söylerdi. Bizim konut İsmet Paşacıydı. Annem Rizeli, onun ailesi, dayımlar Demokrat Partiliydi. Dayımlar Rize’den gelince şiddetli münazaralar olurdu. 

Münakaşa çıkar mıydı?

– Olağan ateşli konuşmalar olurdu ama daha hürmetliydi. Bugünkü gibi hiç olmadı. Sonra televizyon çıktı.

Güzel  günlere inanıyorum Suyun akışını değiştiremezsiniz; su çağdaşlığa doğru akar

‘Hisseli Şahaneler Kumpanya’sının kulisinde 1981, . 

Ve yiğitlik bozuldu mu?

– Hemen değil. Zira bazı konutlarda yoktu ve tek kanaldı. İnsanlar hâlâ bir aradaydı, sohbetler sürerdi. Şimdi bir çift görüyorum, ellerinde cep telefonu, birbirlerine bakmadan yemek yiyorlar.

Artık herkes öyle, bir tek gidenler daha öncekisi gibi kaldı sanki. Adaletliye Naşit mesela… Türkiye’de iyiliğin, suçsuz günlerin simgeyi oldu, bir ikona dönüştü.

– Adaletliye Abla çok başkaydı. Müthiş bir sıcaklığı, enerjisi vardı. Bir daha kimsede görmedim, Allah ödentisiydi. Naşit Efendi’nin kızı; annesi, abisi, dayısı, anneannesi, dedesi, hepsi sanatçı! O hepsinin ötesinde bir beceriydi. İnsan olarak da öyleydi, sahnedeki Adoş’un benzeriydi. Ama ‘Uykudan Evvel’yle dahi uğraştılar.

Nasıl?

– Tenkitler de geldi. “Ayşe, Fatma” derken çocuklara palavra mı söyleniyor diye. Bu mevzu Türkiye Radyo Televizyon Kurumu idaresine gelince Adaletliye Abla rahatsız oldu, vazgeçmek istedi.

Metin Akpınar’ın sofraları şöhretliydi

Kavramadım, neyin palavrayı söyleniyor ki çocuklara?

– Şimdi adlar sayıyor ya. “Ayşe, Fatma, Kemal, Hasan bana izliyorsunuz değil mi” diyor. Karşısında o insan yok ya…

Yok artık!

– Evet! Öyle tenkitler geldi, düşünebiliyor musun!

O zaman da pek parlak dokunulmuş gidişat.

– Yaşa! Az kalsın vazgeçiyordu ama, “Adoş müthiş bir şey tutmuşsun, sakın vazgeçme” diye ısrar ettim, devam etti neyse ki. O jenerasyon şimdi 30’larında, 40’larındadır.

O senelerdeki sanatçıları saymışsınız bir sohbette: Adaletliye Naşit, Zeki Alasya, Metin Akpınar, Şener Şen, Müjdat Dolaşan, Ajda Pekkan, Emel Sayın, Sezen Aksu, Nükhet Duru … Bu nasıl bir kadro ya! Aralıksız da birlikteymişsiniz.

– Fuarlarda buluşurduk. O senelerin müzikseverleri çok talihliymiş, özellikle İzmir Fuarı’nda hepsini aynı gece izlerlerdi. Sekiz-dokuz saat program olurdu.

Arkadaşmışsınız hepiniz, neler yapardınız?

– Metin Akpınar’ın sofraları şöhretliydi. Gece 12.00’de, 01.00’de gösteriden çıkanlar oraya giderdi. Metin sabahtan şarküteriye gider, salamları alır, rulo yapardı. Çok da durgun kapsa. İşini tamamlayan kazanç, oturur. Gidenler, gelenler, sabaha kadar sürerdi.

Güzel  günlere inanıyorum Suyun akışını değiştiremezsiniz; su çağdaşlığa doğru akar

Maksim senelerinde 1976-1977, sağda.

Nerede?

– Efes Oteli’nde arkada hoş bir yer ayırırlardı, bir de garson meblağdık. Bazen de gazino bahçelerinde buluşurduk. Bunlara gece 02.00-03.00’deri sonra pavyonlardan çıkan hanımlar da kazançtı. İzmir pavyonları çok tanınmıştır; çok iyi müzisyenler, orkestralar vardır. Metin Abilerinden hoşlanırlar, bir-iki şarkı söylerlerdi. İsmail Şençalar yasasıyla kazanç, bir bardak kapsa, çalar. En son da sabah ezanını okuyan müezzin kazanç, birkaç ilahi, hoş gazel atar ve giderdi. Metin’in çok mükemmeldi etrafı.

Zeki Alasya yok muydu?

– O gece 01.00 gibi tuvalete gidiyorum diye kaçardı. Zira film sürüklerdi, gündüz çalışırdı başka bir deyişle. Ben de bazen kalır, bazen kaçardım. 

Kâinatmış bu takım.

– Grupta hoşlanmadıkları biri vardı. Adamın da kalbi var. Dediler ki: “Sabaha kadar içirelim, gitsin bu.”

Nasıl? Diğer dünyaya mı?

– Evet! İçirenlerin de içenin de adını veremem. Ben yattım, kalktım. Sabah o takım hâlâ oturuyordu. Ağızlarından da kaçırmışlar. Adam, “Can Vermeyeceğim işte” diyor!

O zamanın külhanbeyileri parayı hiç aksatmazdı, Yeniden de  çok hoşlandığımız bir kumpas değildi

Sonra bir gazino yarıyılı var. O nasıldı?

– Assolist en son çıkar ve hesaplar o saatte ödenir. O doruğu biz yapamazdık. Alaturka ve Türk sanat müziği söyleyen dostlarımız yapardı. Ama başka imkân olmadığı için biz de senelerce oralarda çalıştık. En iyisi Fahrettin Aslan’ın Maksim’iydi. 

Azıcık da sakat bir civar. Başınıza tatsız bir şey geldi mi?

– Hiç gelmedi ama o insanlar vardı. “Bir emrin varsa yapalım” filan derler. Hiç özenmedik o işlere. Ben işimi yapar, kulise girer ve oradan hiç çıkmazdım. Yeniden de; Emel Sayın, Ahmet Özhan, Sezen Aksu, Zeki Alasya, Metin Akpınar’ı aynı kadroda izleme imkânı vardı.

Anımsıyorum o neonları Taksim’deki.

– Ya… İnce kaideleri vardır. Hasan Ünler diye zamanın şanlı bir organizatörü menajerliğimi yapıyordu. Fahrettin Aslan bir gün aradı, “Kardeşim sen beni vurduracak mısın” dedi. Bir külhanbeyi adı veriyor, “İzmir’de yeri varmış, oraya gitmemişsin” diyor. Hasan’la birlikte hemen Fahri Bey’e gittik. İşverenimiz neticede, 200 gün iş veriyor bize!

Hakkınızı verir miydi?

– Natürel, iyi bir işverendi. “Gidelim” dedik, mevzu kapandı. Hasan da alaturka bir çocuk, bir çıkış yapmak istedi, “Fahri Bey, biz sizi tanırız, onu tarifeyiz” filan diyor.

Havaya girdi!

– Fahri Bey çok matrak bir adamdı. “Ya, onu tanımıyorsun öyle mi” diye açtı telefonu. “Burada bir adam var, seni tanımıyormuş. İşyeri Balo Cadde üçüncü katta” deyip tak diye kapadı telefonu. Hasan’a baktım, kâğıt gibi oldu suratı. Üç-dört yaşında ikizleri var. “Fahri Bey” dedim, “Hasan’ın ikizleri var. Bir gün size el öpmeye getiririm allahın izniyle. Siz o dosta bir telefon daha etseniz de buradan gönül rahatlığıyla dağılsak gülüyor”. Açtı telefonu, “Sana şaka yaptım” diye derledi işi.

Gittiniz mi sonra İzmir’e?

– Natürel canım. O zamanın külhanbeyileri parayı hiç aksatmaz, aşırısıyla verirdi. Yeniden de çok hoşlandığımız bir kumpas değildi. 

Sizin Frank Sinatra hayli bulaşmış ama Erol Evgin’den mafya olur muydu, öğrenemiyorum!

– O bulaşmış ama biz bulaşmadık başka bir deyişle gülüyor!

Güzel  günlere inanıyorum Suyun akışını değiştiremezsiniz; su çağdaşlığa doğru akar

Erol Evgin, “Çok yakın dosttuk, müziğe bakışımız birdi” dediği Çiğdem Talu ve Melih Kibar’la 

Kayahan, Melih Kibar, Çiğdem Talu  çok erken gittiler…

Naim Dilmener’in yazısında geçiyordu sanırım, ‘Türkiye’de erkek şarkıcıların dört büyüğünden biri’ diye söylüyor. Öyle bir şey var mıydı?

– Öğrenmiyorum ki. Ben de Naim’den bildim. Soracağım ama değişikleri kim diye. Cem Karaca, Barış Manço, Kayahan olabilir.

Cem Karaca nasıl biriydi?

– Çok saf ve pak bir insandı. Bir kasvet yaşadı ve yurtdışına gitti. Almanya turnesinde prova yapıyordum, usulca geldi. “A Cem!” dedim, sarıldım. O akşam sohbet ettik. Hasret sürüklüyordu. “Gel Türkiye’ye” dedim, “Ne yapmış olabilirsin ki? Şarkı söylüyorsun sen.” Seneler sonra bir gün annesi Toto Karaca bana sarıldı. “Çok yakın davranmışsın” diye. Hayranlık dinlediğim bir sanatçıydı. Barış Manço da apayrıydı. Kendine bir masal kahramanı yaratmış ve buna inanmıştı. İnanmak çok ehemmiyetlidir. 

Bunca sene içinde sizde sanatıyla en çok iz vazgeçen, özlediğiniz ad kim?

– Kayahan çok ehemmiyetli bestekardı. Yaşayıp hoş besteler yapmasını isterdim. Melih’in, Çiğdem’in de… Üçü de çok erken gitti.

Medenilik, bayanla erkeğin bir arada olması ve erkeğin kendini bayana sevdirme mücadelesidir

 Ekşisözlük’te harika bir pasaj var, bir bayan sizin için yazmış: “Şu an 25-30 yaşlarını devam et olan bayanların karşı türle yaşadığı tüm duygusal problemlerin sebebidir kendisi. Biz gözümüzü dünyaya açtığımızda böyle yakışıklı bir adam, harikulade bir sesle, ‘Bir tanem söyle canım ne istersen iste benden’ diyordu. Yaşamımız süresince aynen böyle bir şey aradık durduk. Bu şefkati, sevgiyi, o tebessümmeyi, o kelimeleri bulamadıkça kendimizce dolandık. Evet, evet, kabahatli netlikle Erol Evgin!”

– Ah canım benim ya! Çok hoş! Kabul ediyorum kabahatimi, kes cezamı hâkim bey!

“Bayanlı bir yaşam” önemsediğiniz bir mevzu. Hatta bayan olmayan yere pek gitmezmişsiniz.

– Evet, kahveye yaşamımda hiç gitmedim!

Üç-beş erkek oturmaz mısınız hiç?

– Rakı muhabbeti olur, Erkek Lisesi’nden dostlarla olur, onun dışında beğenmem.

Neden?

– Uygaryet bayanla erkeğin beraber yiyip, içip eğlenmesidir. 

Açıkhava konserinde ‘Söyle Canım’ı evvel bayanlara, sonra erkeklere söylettiniz. En son bayan-erkek karmaşık söyletip “Uygaryet budur!” dediniz. Çok duygusal ve heyecanlı bir yemini. Ne demek istediniz?

– Tabiatta hep dişi seçer. Hayvanların ziynetlisi erkektir. Bayanların yanında daha yumuşak, uygar olurlar. Medenilik, bayanla erkeğin bir arada olması ve erkeğin kendini bayana sevdirme mücadelesidir. Bak, bu tarifi ilk kere yaptım! Beraber yiyip içmek, şarkı söylemek… Batı medeniliğine bakın. Şuradaki huduttan Yunanistan’a geçiyorsun, sevmediğimiz Yunanistan… 10 haneli bir köyde dört lokanta var! Bayanlı erkekli yiyip içiyorlar. Bayan mutfakta öyle uğraşmıyor, erkeğiyle karşılıklı oturuyor, bir bardak bir şey içiyor, neşe yapıyor. Medenilik budur.

Konserde, ‘bu dansı bana lütfeder misiniz seneleri’ diye bir tarif kullandınız. Türkiye bu mevzularda daha iyi miydi daha öncekinden?

– Bazı açılardan netlikle. Kızlara konuşma öneri ederdik, el ele parkta yürüyeceğiz işte. Orada da park bekçisi kazanç, “Ne oluyor, aile var” der. Tüm emekli park bekçileri beni öğrenirler! Ama değişik, suçsuz bir dönemdi.

Güzel  günlere inanıyorum Suyun akışını değiştiremezsiniz; su çağdaşlığa doğru akar

Adaletliye Naşit ile…

Uzaklaşmayı seçim ettim

 Yaşamın sizi zorladığı yarıyıllar oldu mu?

– Oldu natürel, olmaz mı! Bizim işte kol kırılır, yen içinde kalır, façayı bozmayacaksın. 80’lerin ortasında arabesk dominant olmuştu. Külhanbeyiler, silahlar gelince aileler kaçtı gazinolardan. Arabesk söyleyen dostlarımız hâkim oldu. Ya ikinci, üçüncü sınıf yerlerde çalışacak ya uzaklaşacaktık. Uzaklaşmayı seçim ettim. Mimarlıktan başka iş öğrenmem, eşim de mimar. 1986’da bir mimarlık büroyu açtık. 

Güç oldu mu?

– Akademi’de bugünkü Mimar Sinan Üniversitesi öyle bir eğitim almışız ki… Türkiye’nin en iyi mimarları öğretmenimizdi. Yüksek mimar olarak mezun olduk, 20 sene yaptık o yarıyıl. Televizyon gösterileri de yaptım. Seyirciyle ilişkinizi, mantıklı bir ünü gözetiyorsunuz.

Ama temel istediğiniz…

– Konser vermek! O müthiş bir şey. Seyirciyle beraber bir ayin, iman gibi…

Neden vermediniz?

– Albümle desteklemeden durup dururken konser vermek olmuyor.

Güzel  günlere inanıyorum Suyun akışını değiştiremezsiniz; su çağdaşlığa doğru akar

‘Şen Sazın Bülbülleri’ müzikalinde.

Şarkılar ve bayramlar birleştirir!

 ◊ Siyasette balanslı durmuşsunuz son zamanlara kadar. Pek karışmamışsınız.

– Günlük politikayı hoşlanmıyorum, çok çıkarcı buluyorum. Bildiğim tek şey, Atatürk ve silah dostlarının 20’nci asrın şafağında dünyada büyük bir mucizeyi reelleştirmiş olmasıdır. Cumhuriyet’in kuruluş bedelleri bizi asırlarca ulus olarak ayakta yakalayacak tek takattir. Tek derman, modern medenilik.

Umutlu musunuz?

– Türkiye çok genç, zinde ve becerili insanlarla dolu bir ülke. Hoş günlere inanıyorum. Suyun akışını değiştiremezsiniz. Su, modernliğe doğru akar.

Bugün bayramın ilk günü. Okurlarımıza bir şey söylemek ister misiniz?

– Şarkılar ve bayramlar birleştirir! Ben yaşamım süresince şarkı söyledim. Edirne’den Ardahan’a derler ya… İnsanların aynı şarkılara, aynı laflara nasıl aynı tepkileri verdiğini gözlerimle gördüm. Bir arada olmamız, birlik olmamız çok ehemmiyetli. Hepinize iyi bayramlar diliyorum.

Tags: çınar oskay, Erol Evgin, pazar Categories: Magazin
PAYLAŞ PAYLAŞ PIN EKLE PAYLAŞ PAYLAŞ PAYLAŞ
Related Posts
Cevap Yazın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir