‘Fukara semtlerde neredeyse her konutun içinde bitik bir erkek var’

‘Fukara semtlerde neredeyse her konutun içinde bitik bir erkek var’

Kasım 25, 2018 77 0 0

İlk romanı ‘Sevgili Yüzsüz Vefat’ ile Türkiye edebiyatına yeni bir dil getiren, yapıtlarıyla fukaranın, göçün sesi haline gelen Latife Tekin, yedi sene aradan sonra birbirini selamlayan iki roman ile karşımızda: ‘Çekilme’ ve ‘Manves City’. Tekin, “Suratımı tabiata dönmüştüm, insanların topluca öteki saydığı varlıklara… Ama muhtaçların çığlığı göğe yükselince, bu romanlar benim için kaçınılmaz oldu” diyor.

Yedi sene sonra iki kitap birden yayımladınız. ‘Manves City’ ve ‘Çekilme’ birbiriyle konuşan romanlar olmuş. Neden iki kitap birden?
– ‘Çekilme’yi yazmayı hayal ederken kalbime ‘Manves City’nin duygusu doldu birden, artık doğrudan muhtaçlar hakkında yazmadan edebiyat yapamayacağımı hissettim, ikisini gecelerimi gündüzlerimi ayrılarak aynı sırada yazdım, o sebeple de ikisi birden okura erişsin istedim.
 Aynı anda iki roman birden kaleme almak, hem pratikte hem de duygusal olarak zorlayıcı değil mi?
– Başta basit değildi doğrusu, iki ayrı konu, iki değişik dil… Ama bu iki kitaptan evvel yolum çatallanmıştı benim, iki ayrı yazı damarım vardı gerçi, yeniden de zorlanmadım desem palavra olur. Sonraları birinden yorulunca öbürüne; coşkulu, neşeli, öğretici bir süreç… İki kitabımdan da çok şey bildim, birbirlerine ayna oldular, biri diğerini nasıl yazacağımı söyleyip göstermeye başladı bana.

‘Yoksul mahallelerde neredeyse her evin içinde bitik bir erkek var’

‘Maden mi bulacaksın’ sözü mukadderatımız oldu
Ben evvel ‘Manves City’yi okudum ve bütün tersini yapsam daha iyi olurmuş gibi geldi. Siz okurunuza bir sıralama önerir miydiniz?
– ‘Çekilme’yi evvel okumuş olsaydınız, ‘Manves City’yle başlasaydım diyecektiniz belki de, öyle söyleyenler oldu zira. Ben iki kitabı aynı anda yazdığım için aynı anda okuyun demek isterim natürel ki, ama bu mevzuda fikir belirtmesem daha iyi olacak sanırım, okurların elleri hangisine uzanırsa… Bu iki roman birbirinin devamı değil.
Özellikle ‘Manves City’, ‘globalleşmenin çocuğu’ olarak da anılan prekaryanın, başka bir deyişle teminatsız, göçebe yaşamların romanı. Cemiyetin kırılgan hemen tüm kesimleri var içinde: Sığınmacılar, mavi yakalılar, bayanlar, mahkûmlar… Hepsi bir şekliyle kayıt dışı hayatlar sürüyorlar. Siz hep fukaranın, göçün hikayesini anlattınız, sanırım sizin için kaçınılmazdı bu roman.
– Ben göç kasırgasının içinde geliştim, dokuz yaşında İstanbul’a geldim ve aralarında geliştiğim insanların hayallerinin sönüşünü görüp yaşadım. İlk romanlarım büyük şehirde tutunmaya çalışan muhtaçlar hakkında söylediğiniz gibi. Sonra suratımı tabiata dönmüştüm, insanların topluca öteki saydığı varlıklara, ama muhtaçların çığlığı göğe yükselince…

‘Yoksul mahallelerde neredeyse her evin içinde bitik bir erkek var’

Öykülerin geçtiği coğrafyayı kestirmeye çalıştım okurken. Talan edilen zeytinlikler, tarım arazileri, pislenen su ve hava, maden sahaları ile Türkiye’nin her yerine ait olabilirler sanırım.
– Haklısınız, Türkiye’nin her yerinde tahribat acı bir şekilde süratlenerek sürüp gidiyor, ne yazık ki toprağın altı üstüne getiriliyor. “Maden mi bulacaksın?” diye bir sözümüz vardı, ulusça mukadderat sözümüz haline geldi, maden aranan ülke! Madeniyiz artık, baş döndürücü bir hengameyle geri döndürülemez şekilde, hunharca devriliyor ortalık, köylüler ayakta, konutlarda huzur kalmamış…
Muhtaçların yükselen çığlığından, etraf tahribatından bahsettik. Bunlara nasıl bir mesafeden şahitlik ediyorsunuz? Senelerdir Bodrum-İstanbul hattında yaşıyorsunuz, her ikisi de süratle dönüşen yerler…
– İstanbul değişip dönüşürken Gümüşlük’ekaçmıştım, Bodrum’un başkalaşımı büyük altüst oluşa denk geldi. Ülkede kaçacak yer kalmadı, her yer delik deşik. Sakin bir köşe bulup gitseniz bir maden firmasının bahçenizin dibine ocak açmayacağının garantisi yok. Bence etraf tahribatına hepimiz birinci elden şahitlik ediyoruz.
Makinelerin fabrikalarda insanın yerini alışına, otomatizasyona da değiniyorsunuz. Büyük kitlelerin, işini aygıtlara kaptırma fobisi, sağ popülizmin yükselişinin nedenlerinden biri olarak gösteriliyor. Misalin Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Trump’ın seçilişinde bu kitlelerin tesiri büyüktü. Siz bu mevzuda ne düşünüyorsunuz?
– Bu vaziyet kapitalizmin çalışanlar üzerine sürdürdüğü ezeli bir tehdit: Ya benim önerdiğim iş şartlarına razı olursun ya da işsizliğe başka bir deyişle açlığa. Senin işini isteyen milyonlarca işsiz var, diyorlar. Teknolojinin herkesten yana değil, o teknolojiye sahip olanların elinde çalışanlara karşı tehdit vasıtayı oluşu hiç de yeni bir vaziyet değil. Geçmişte bu sebeple büyük ayaklanmalar olmuştu. Makine kırıcılık diye bir akım doğmuştu çalışanlar arasında. Ama onca çaba, onca başkaldırı neticeyi çalışanların sendikal hareketiyle patron teşkilatları arasında görece bir uzlaşma oluşmuş gibi görünse de vaziyet esasta değişmedi. Aynı olguya bugün robotlarla çalışanların rekabeti de yüklendi.
Bu rekabetin geleceğine dair bir öngörünüz var mı?
– İşsiz milyonlar, milyarlar… Daha çok fukaralık, açlık, sefalet… Olan olmayana besin ekmek, para verecek, devletler yurttaşlarına para dağıtacak, iş yaratmaya çalışacak, toprak mı verir artık, tohum mu paylaştırır, inek-tavuk mu dağıtır… Lüks tüketmeler kısılacak, pahalı arabalar, uçaklar, yaşam imkân tanımayacak böyle şeylere, saltanatın sonunu görüyorum geleceğe bakınca.
Danışacağım emekçi dostlarım var
 ‘Çekilme’, ilk romanınız ‘Sevgili Yüzsüz Vefat’ ile tanıştığımız ahlakı dilinize daha yakın bir roman. Bir masal gibi başlıyor. ‘Manves City’ ise reelin en katı hali gibi. Bu ayrımı şuurlu olarak mı yaptınız?
– ‘Sevgili Yüzsüz Vefat’ü yazarken ne kadar şuurluysam şimdi de öyle; ama şuur nedir bir romancı için? Neyi nasıl anlatacağıdır bence. Her hikâye, tema, mevzu kendine has yazma vasıtalarını, üslubunu, dilini de birlikte dayatır yazara.
m Kaizen uygulaması, emekçilerin fabrika idaresine yazdığı mektupların reelciliği, kullanılan jargon, içinde olmayanların öğrenemeyeceği şeyler… Nasıl muvaffak oldunuz bunu?
– İçinde olan dostlarımla iç içeyim ya, bu benim için yeterli oluyor. Yazmaya başladığımda kahramanlarımla birlikte onların yaşadığı dünyanın içinde buluyorum kendimi zati. Takıldığım, detayını öğrenemediğim şeyleri konuşacağım, danışacağım, fikrini soracağım emekçi dostlarım var demek istediğim.
Emekçilerin idareye yazdıkları arz ve şikâyet mektuplarının içeriğindeki mutasyon dikkatimi çekti. Sanki onlar da giderek robotikleşiyor.
– Yapım taşıtlarının sistemi, yapıma katılan herkesi, özellikle emekçileri etkiliyor. ‘Asrî Zamanlar’daki Şarlo’nun halini göz önüne getirin. Tam bir mesai sürecinde bir vidayı sıkmakla meşgul olan bir emekçinin mekanikleşmesi halini canlandırır Charlie Chaplin. Bu film yabancılaşmanın en gözle görülür karikatürüydü ama en acımasızdan yaşanan bir asıldı de. 19. asırdan bu yana yapım ilişkilerinde yabancılaşma, hemen her cemiyetsel düşünürün uğraştığı mevzulardan biri olmuştu. Şimdi robotlar çağına girdiysek bu daha da korkunç. Beyinbilimciler dinleyen, paydan bir suni aklın imkânsızlığıyla ‘ya olursa’ ihtimali arasında bocalarken her gün bu taşıtların mekanik sesiyle irtibat kuran emekçilerin dilini düşünün. Siz olguya robotikleşme diyorsunuz. Haklısınız; yabancılaşmanın daha da dijital, daha da karışık bir şekli bu.

‘Yoksul mahallelerde neredeyse her evin içinde bitik bir erkek var’

Bayanlar yaşatmak için çırpınıp duruyor
Her iki romanın bayanları var bir de… Gayretçi, hayalci, bırakmış, yorulmuş, entrikacı… Erkekler tamı görmeye, kavramaya çalışırken onlar tüm olan biteni dokuyor gibi…
– Fukara semtlerde neredeyse her konutun içinde bitik bir erkek var, arka odaya kaçıp saklanmış bir erkek… İşin bu yanını pek konuşmuyoruz; çoluğu çocuğu yaşamda yakalama, yaşatma tasasıyla çırpınıp duruyor bayanlar. Köyüne,toprağına, deresine, sahip çıkma gayretinde de bayanlar önde. Erkekler okeye oturmak için sabahı güç ediyor çoğu yerde, kahveciden evvel gelip kapıda bekleşiyorlar, şaka yaptığımı düşüneceksiniz…

Ne sihirli ne de hakikatçi…
Ahlakı diliniz, ilk günden bu yana sihirli hakikatçilik akımına yakın bulunuyor. Bu görüşe katılıyor musunuz?
– Sihirli hakikatçilik Latin Amerikan edebiyatında doğan bir akım, bir ahlakı adlandırma. Bense ne sihirli ne de hakikatçi rastgele bir yazım poetikasının şuurlu yolcusu olmadım. Okurlarıyla yakın teması olan biriyim. Onların bu kavramı kullandığında ne kavramış olabileceğini düşündüğümde şunu görüyorum: Onlar şiirsel bir etkilenme yaşadıkları metinlere bu ismi veriyorlar.

Tags: Charlie Chaplin, LATİFE TEKİN, Manves City Categories: Magazin
PAYLAŞ PAYLAŞ PIN EKLE PAYLAŞ PAYLAŞ PAYLAŞ
Cevap Yazın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir