Bana en çok benzeyen filmim bu...

Bana en çok benzeyen filmim bu…

Kasım 24, 2018 80 0 0

Afişinde “Her şey hakkında. Hiçbir şey hakkında. Her şey hakkında” diye yazıyor ‘Put Şeylere’nin. İnsanın kafası karışıyor…
– Filmin başına ya da afişe yazılan hiçbir tümce filmi bütün olarak anlatamaz. Anlatabilseydi yalnızca o sözü söylerdik, filmi yapmazdık. Ama filmin nasıl bir şey olacağıyla, seyircinin içeride neyle karşılaşacağıyla, başına neler geleceğiyle alakalı bir his verir. Kapalı bir bina düşünelim, o binanın kapısında ‘morg’ yazıyorsa içeri girdiğinizde pasta gıdanızı düşünmezsiniz. Pastane yazan yerde pasta olur, morg yazan yerde ölü olur. Afişte “Her şey hakkında. Hiçbir şey hakkında. Her şey hakkında” yazıyorsa bu film her şey hakkında, hiçbir şey hakkında ve her şey hakkındadır!
 Az evvel “Bir binanın kapısında morg yazıyorsa içeride pastaneyle karşılaşmazsınız” dediniz. Ama filmde morg var ve o morg aynı zamanda tiyatro sahnesi…
– Ama pastane değil!
Size ‘Put Şeylere’yi yazdıran ve filmi sürükleten motivasyon neydi?
– O bir ruh hali. Şöyle bir ruh hali; ben rejisörlük yapıyorum, yazarlıktan ve rejisörlükten ekmek yiyorum, evet. Fakat ben de muhtemel olduğunca okumaya, düşünmeye çalışıyorum ve devamlı görüşü, aklı, duygusal haller içindeyim. O haller zaman zaman bazı birikmeler yaratıyor, onların da bir biçimde dışa atılması gerekiyor. Bu film hakikatinde kafamda son zamanlarda çevirdiğim bazı şeylerin karadelik yoğunluğuyla toplanıp patlaması gibi düşünülebilir. Bu film evvelinde özellikle ontolojiyle varlık felsefesi alakalı şeyler üzerine düşünmüştüm, her zamankinden fazla felsefe okumaları yapmıştım. Azıcık o zamandan biriken şeyler sarihe çıktı. Ama bunun dışında tabii ki günlük evhamlarım, film yapmanın ne olduğu ne olmadığı, bir filmin neye karşın yapıldığı yapılmadığı… Film yapma üzerine, sinemanın kendisi üzerine düşündüğüm şeylerin neticeyi…
Rejisör Onur Ünlü’nün kendisiyle hesaplaşması mı?
– Evet, hesaplaşma da diyebiliriz, bir çeşit içe bakış da… Bazı şeyleri kavrıyorum, bazı şeyleri kavrayamıyorum. Filmde de kavradığım şeyler daha rahat anlaşılıyor, benim de kavrayamadığım şeyler daha muğlak kalıyor natürel olarak.
‘Filmi kavrayamayanlar üzülmesin, benim de kavrayamadığım yerler var’ diyorsunuz başka bir deyişle!
– Bence kavrayanlar üzülsün hatta!

Bana en çok benzeyen filmim bu...

Usuna bu sual gelmiş
ilk sivri zekalı ben değilim
 Zaman ve mekânla oynadığınız, emin bir hikâye takip faktörün efor olduğu bir film ‘Put Şeylere’. Değişik yandan enteresan bir sürükleyiciliği var; seyir zevki yüksek, gülünç… Bana azıcık şiir hissi verdi, “Kamerayla yazılmış şiir” diyesim geliyor, ne dersiniz?
– Eyvallah. İki şey söyleyebilirim. Birincisi; bir çeşit şiir dramaturgisi gibi çalıştık. Var olan dramaturginin sıkıştığı noktalarda onu nasıl hafifletebiliriz, nasıl açılımlar getirebiliriz, neyi nereden sürükleyip nereye koyarsak ne olur gibi vaziyetler üzerine düşündüm ve onlarla alakalı şeyler yapmaya çalıştım. İkincisi de; bu en şahsi filmim, evet ama sanırım bana en çok benzeyen filmim aynı zamanda. Kendime benzetiyorum filmi, oradaki bir şahsiyeti filan değil; bir varlık olarak filmi kendime benzetiyorum.
Bir şenlik sohbetinde filmi anlamlandırmakta zorlanan seyircilere, “Kavramaya çalışmayın, ‘an’a odaklanın ve duygularınızı harekete geçirin” gibi şeyler söylemiştiniz. Bu ‘duygu’ sorunu sizin bu filmle başlattığınız ‘Mor Koyun’ hareketinin de ana unsurlarından biri mi?
– ‘Mor Koyun’ hareketi dediğim şey kolayca şöyle: Bir filmde hikâye anlatma usulünün, tekniğinin ve demin dediğim gibi dramaturginin muhtelif alanlardan kısıldığını, kıstırıldığını ve bir döngüye girdiğini düşünüyorum. Bundan takribî 24 asır evvel Aristoteles tarafından kuramı kurulmuş dramaturgi nerelerinden, nasıl açılabilir? Zira Aristo fiziği suratlarca sene insanlığa ışık yakaladı ama tarihe karıştı, onun ontolojisi tarihe karıştı. Bu, dramaturgide neden böyle olmasın? Eş şeyler daha evvel yapıldı; Brecht’ler bunu yaptılar, var olan Aristo dramaturgisini muhtelif yerlerden kırmaya çalıştılar. Ben o kadar iddialı bir şeyden bahsetmiyorum fakat muhtelif soluklar aldırılabilir bir alan yaratmaya çalışıyorum. Einstein fiziğinin dahi muhtelif açılardan tehdit altında olduğu bugün, 2 bin 400 yıllık dramaturgi kaideleriyle alakalı düşünmenin zamanı gelmedi mi? Ben büyük bir iddiadan, bir devrimden bahsetmiyorum, böyle anlaşılmamalı. Ben yalnızca suali sordum ve “Ben böyle düşündüm, siz ne dersiniz” diyorum. Denebilir ki, biz böyle düşünmüyoruz. Eyvallah. Usuna bu sual gelmiş ilk sivri zekalı ben değilim. Ben de başka şeyler sınıyorum. Hep söylüyorum, bu vefat fikrini teknik olarak bertaraf ettiğimiz zaman, üzgün yapıdan vefat fikrini çıkardığımız zaman, bir insanın can verdiği halde orada olmaya devam etmesi…
Evet, filmde devamlı yinelenen bir tümce var, “Bir insan can verdiği zaman can vermez, unutulduğu zaman can verir” diye…
– Şu anda bilimsel olarak bir molekülün aynı anda iki ayrı yerde olduğu kanıtlanmış vaziyette. Bu, korkulu ve sallayıcı bir şey. Bu sarsılmayı anlatmak için elimizdeki 2 bin 400 yıllık dramaturgi kime yetiyor öğrenmiyorum ama bana yetmiyor. Ben de yollar arıyorum. Belki de âmâ bir noktaya gireceğim ve diyeceğim ki, “Henüz o süre gelmemiş ya da ben bunu yapabilecek şahıs değilim”. Bunun böyle olduğunu kavradığımda söylerim. Şu anda bunu inceliyorum. Kimseye de bir şey demiyorum. Zira insanlar şiddetli biçimde üzerlerine alınıyorlar.

Bana en çok benzeyen filmim bu...

Çok tatlı olduğum için oyuncular
gelip yanaklarımı sıkıyor!
Sinemanın yaratıcılık krizinde olduğunu düşünüyorsunuz…
– Evet, sinemanın 90’ların sonundan beri bir krizde olduğu konuşulur. Ama daha evvelinde olduğu gibi aynı filmler yapılır durur bir yandan. Zira filme para tüketirsin. Bu filme de para tükettim ve öğreniyorum ki bu para geri gelmeyecek. Bunu dahi dahi film yapmaya devam ediyorum. Bundan dolayı da kimseden bir dayanak beklemiyorum, bu yanlış anlaşılmasın. N’olur filmime gelin de bir film sunim; hayır, yok öyle bir şey, hoşlanıyorsan gel, hoşlanmıyorsan gelme. Benim dostlarım var ve onlar sayesinde yapabiliyorum bunu. Biz ne yaptığımızı öğreniyoruz, öğrenerek tehlike alıyoruz neticesine de sabrediyoruz. Netlikle bir film Türk filmi diye de desteklemeyin. Filmi hoşlanıyorsanız, bir biçimde ikna olmuşsanız gidin. Zira yanlışlıkla 2 milyon şahıs birden giderse çok para kazanacağım. O zaman dönüp kimseye para vermeyeceğim. Dolayısıyla şimdi de kimseden para isteyemem.
Cihangir’de bir grup sanatçı arasında geçen filmin merkezinde de tüm bayanların âşık olduğu narsisist bir rejisör var. Bu siz misiniz?
– Hayır, o rejisör ben değilim. Erkan Kolçak Köstendil öyle iyi oynadı ki o şahsiyeti… Nefret ediyorum o kişilikten. O kadar düşündüğüm gibi gıcık bir şahsiyet çıkardı ki sağ olsun. Bu arada tam oyuncular çok iyilerdi. Her zamanki gibi çok iyi oyuncularla çalıştım. Her zamanki gibi çok iftiharlıyım ve kendimi çok uğurlu seziyorum.
İstanbul Film Şenliği’ndeki sohbette Türkü Turan, “Onur akşam senaryoyu gönderdi, okudum, hiçbir şey kavramadım, sabah evet dedim” demişti. Sizden gelen bir senaryoyu sorgusuz kabul ediyor pek çok oyuncu. Bu güveni nasıl sağlıyorsunuz?
– Bunu hep söylerim; oyuncu oynamak ister ve onun analitik olarak kavramaya gereksinimi yoktur. İyi oyuncunun sezgileri güçlüdür ve kavramaktan ziyade metni hisseder. O sezgiyi performansa dönüştürürken analitik bir zekâ elbette kullanır fakat gerçek olarak hareket ettiği, tahrik olduğu şey sezgileridir.
Oyuncuların size güveninde karakter özellikleriniz de tesirli mi?
– Olabilir. Çok tatlı olduğum için gelip yanaklarımı sıkıyorlar! Benden hoşlanıyorlar, gelip sarılıyorlar bana. Oyuncular beni beğenir, ben de oyuncularımı beğenirim. Zira onlar rahat çalışırlar, serbest olurlar. Gerçekten genel olarak benim kişiliklerim alışıldık şahsiyetlerden değişiktir. Oyuncular büyük olasılıkla böyle bir şahsiyetle bir daha karşılaşmayacağım diye düşünüyor ve kaçırmak istemiyor. Bir Hayli oyuncu bunu bana söyledi.

Putları kıra kıra
ilerlemeye çalışıyoruz
 Kırdığınız putlarınız var mı?
– Şudur budur demeyeceğim ama put kırmakla geçiyor günümüz. Her yanımız putlarla dolu. Onları kıra kıra ilerlemeye çalışıyoruz…
 İnsan eti yemek gibi, ensest gibi bir hayli sallayıcı şey var filmde…
– İnsanlar sanki tam bunları özellikle bir araya toplamışım gibi düşünüyor. Değil. Ama şöyle; zekamın en karanlık, en pis dehlizlerine girdim. Kendimin de en çirkin taraflarıyla uğraştım ve sezgisel bir biçimde enteresan yerlere girip çıktım. Ve onun için bir sürü, cemiyetsel olarak arsız denilebilecek mevzuyla uğraşmış oldum. Adına da bu düştü. Bir fikirle alakalı düşünmeye başladığında, bir şeye yoğunlaştığında geliyor devamı. Bilinçdışındaki acayip fikirler de onun çevresine bir araya gelmeye başlıyor. Bir çocuk filmi planlasaydım kim öğrenir o zaman neler bir araya gelecekti kafamda…

class=’cf’>

Seyirciyle aramdaki, tipik bir aşk-nefret ilişkisi
 Azımsanamayacak bir hayran kitleniz var. Ankara Film Şenliği’ndeki sohbette bir seyirci ‘İtirazım Var’dan sonraki tam filmlerinizden nefret ettiğini ama hepsini izlediğini söylemişti. Seyircilerinizle nasıl bir ilişkiniz var?
– Tipik bir aşk-nefret ilişkisi… Benden onlara doğru bir nefret tabii ki yok, estağfurullah. Onlar benden hoşlanıyorlar ama zaman zaman yaptıklarımdan hoşlanmıyorlar; fakat bir hayliyi beni gerçekten hoşlandığı için alakalı. Bunu yoğun biçimde seziyorum. Sağ olsunlar beni çok seviyorlar ama yaptığım şeyleri bazen kafalarındaki ‘ben’le örtüştüremediklerinden, o sevgi enteresan bir biçimde nefrete dönüşüyor. Fakat bir zaman sonra o şeyin tesiri geçiyor ve geriye bana olan sevgileri kalıyor yeniden. Sağ olsunlar vazgeçmiyorlar, gitmiyorlar. Tamamen kopup gidenler de vardır elbette ama genel olarak “Onur Ağabey bunu bize yapmayacaktın, sen bunu nasıl yaparsın, niçin böyle bir şey yaptın” şekline tenkit etiyorlar ve bunu tabii ki ciddiye alıyorum. Zira ben kendi filmime ve kendi içime kapanıp yeterince rasyonel bir mesafeden bakamadığımda, onlar natürel olarak dışarıda oldukları için bazen çok hoş şeyler söylüyorlar ve bu bana gerçekten takviyeci oluyor.
Bir inanılmaz film, bir mektep,
bir komedi dizisi ve bir kitap yolda
Bir zaman cihazı filmi üzerine çalışıyorum, ismi ‘Can Verirsem Yaşayamam’; azıcık inanılmaz bir film olacak. Benim hep inanılmaz film yaptığımı söylerler ama hiç yapmadım, bu sefer gerçekten inanılmaz olacak. Ayrıca Funda Alp’le bir film mektebi üzerinde çalışıyoruz, senaryo dersleriyle başlayacağız. Aralıkta kayıt alır, ocakta da derslere başlarız diye tasarlıyoruz. Çok kıymetli senaryocu Gül Abus Semerci ve ehemmiyetli romancılarımızdan Murat Menteş de işin içinde olacak. Başka rejisör ve yazar dostlarla da görüşüyoruz. İddialıyız, samimiyetle söylüyorum, yolun başında olsaydım bu dersleri kaçırmazdım. Televizyon için bir mahalle komedisi hazırlıyorum, ismi ‘Ferhat ile Şirin’. Ayrıca roman üzerinde çalışıyorum, 14 yaşında bir kız çocuğunun hikâyesi. İsmi ‘Kız Çocuğu’, dört kısım kaldı, sanıyorum şubatta çıkmış olur Su Baskın Yayınları’ndan.

Tags: film, onur ünlü, Put Şeylere Categories: Magazin
PAYLAŞ PAYLAŞ PIN EKLE PAYLAŞ PAYLAŞ PAYLAŞ
Related Posts
Cevap Yazın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir